Balkon Çiçeklerim Beraat Etti

  1. Yeni evimin balkonunu kendimce süsleyip çiçeklendirirken, başıma gelecekler kırk yıl geçse aklıma gelmezdi. Haftalardır ne balkondaki çiçekler ne de yaptığım diğer dekorasyon işleri yordu beni. Adamın biri binamızda kapıcılık yapıyorum diye kendi kafasına göre öyle kurallar uygulamaya kalkışıyor ki akla hayale sığmaz.

    “Neymiş efendim çiçeklerimin saksılarını balkondan görünmeyecek şekilde iç tarafa asacakmışım, güvenlik açısından dolayı çiçeklerimin balkondan dışarı sarkması da görünmesi de kabul edilemezmiş!” Bunu bana söyleyince şaşırıp kaldım. Aklım almadı. “Hayır, saksılarım çok güvenli. Hiçbir şekilde düşmezler.  İsterseniz gelip bakın.” dedim. Ama o beni hiç dinlemeden sesini yükseltiyor, bozuk İtalyanca aksanlı Fransızcası ile balkonumdaki saksıları kaldırmamı emredip duruyor haftalardır.

    Hele benim kendi üretimim olan eski ayakkabılardan ve bisikletten yaptığım saksılara çıldırıyor. “Derhal kaldıracaksın!” diyor, beni ne dinliyor ne de anlamak istiyor. Görev aşkı onu deliye çevirmiş. Maho Ağa gibi ‘fötr şapkamın üstüne kimse şapka takamaz,’ diye düşünüyor herhalde. Yani aslında “Ben alt katta iken, sen bir üst kata benim balkonumun üstüne çiçek saksıları koyamazsın.” diyemiyor. Ama bir başka yerinden kuduruyor. O benim binbir emekle uğraşıp ürettiğim güzellikler karşısında çıldırıyor; ben ise onun bu anlamsız kurallarına çıldırıyorum. Bir asker, polis edası ile ikide bir her dışarı çıktığımda birdenbire Alaattin’in Sihirli Lambası’ndan çıkan cin gibi yani başımda bitiverip, “Madam derhal çiçekleri kaldıracaksın!” demesine dayanamıyorum. Baktım olmayacak; “mösyö tamam kendi ürettiğim saksıları kaldırayım. Ama, satın aldıklarımı kaldırmam. Çünkü güvenlik garantisi olmazsa fabrika onları üretemez. Yalnız benim yaptığım saksılar onlardan daha sağlam olmasına rağmen kaldıracağım.  Resmi bir üretim merkezim olmadığı için size onların ne kadar güvenli olduğunu açıklayamayacağımı biliyorum.” dedim. Yine de ne dedimse anlamak istemedi.

    Resmen psikolojik şiddet uygulamaya başladı bana. Yetmedi göz dağı vermek için gidip ev bürosundan resmi mektuplar getirdi; üç günde bir posta kutuma atmaya başladı. Saksıları kaldırmamaya kararlıyım. Ama öte yandan adamın polis gibi her eve girip çıkmamı takip ederek, karşıma emrivaki çıkması karşısında da ne yapacağımı şaşırdım. Sırf kavga etmemek için ondan kaçıyorum adeta. Birkaç kere, “Zamanım yok sizi dinleyemem.” diye atlattımsa da o ardımdan bağıra bağıra, “Derhal çiçekleri kaldır!” diye emir yağdırıyordu. O değil de elimden bir kaza çıkacak diye korkuyorum. Birkaç kere de tam arabamı stop edip evime gireceğim sırada, onun binadan çıkıp bana doğru geldiğini görür görmez, arabayı tekrar çalıştırıp kaçtım. Nereye mi? Alışveriş merkezlerine… sinirimden bir sürü alışveriş yaptım.

    Rojavali komşum bile ondan yana. “Yıldız tu çi gas ser hişka. (yildiz sen ne kadar dik başlısın.) Boşuna çırpınıyorsun. Göreceksin bak bu saksıları eninde sonunda kaldıracaksın. Burası İsviçre.” diye direncimi kırmaya çalışıyor. Ama ben gene de “Olsun ben kolay kolay pes etmeyeceğim. Onlar da en azından benim kadar yorulsunlar. Ya ben nasıl emeklerimi birden yıkıp çöpe atayım. Daha keyfimce bu çiçeklerin yanında oturup bir hayal bile kuramadım. Oysa neler üretmeyi düşünüyorum bu güzel balkonumda.”

    Bu arada annemle Fate Gare`yi o kadar çok andım ki… Kendi kendime, “Şimdi burada olsalardı, vallahi İsviçre’nin en güçlü tercümanları gelse, onların o bozuk Türkçesi ile, İtalyan kapıcının bozuk Fransızcası ile başa çıkamaz, koyuverip giderlerdi.  Böylece benim saksılarımda çöpe gitmekten kurtulurdu.” diye söylenip duruyordum.

    Bir keresinde onların başına da böyle laftan anlamaz keçi sakallı, yaşlı bir Konyalı musallat olmuştu. Ben daha ilkokul birinci ya da ikinci sınıfa gidiyordum. Fate Gare yeni gelindi. Küçük bir oğlu vardı. kocası onu köyden alıp Konya’ya getirmişti. Kendisi de kamyon şoförü olduğu için annem o yoldayken Fate`ye sahiplik etsin diye, bizim evin bitişiğinde bir ev kiralamıştı. Ama ev sahibi Hüssün Ağa, her iki haftada bir, bazen de üç hafta geçmeden gelip ev kirası istiyordu Fate Gare’den. Başlarda anlayamadı Fate Gare. Ömründe ilk defa şehir hayatı görmüştü. Türkçe bile bilmiyordu. Annem bozuk Türkçesi ile ona tercümanlık yapardı. Velhasıl Fate Gare, ev sahibini kötü alıştırmıştı yanlışlıkla. Hüssün Ağa her geldiğinde ev kirası istiyor, o da “Olur Hacı Emmi,” deyip hemen veriyordu. Kurnaz Hüssün Ağa da çaktırmadan böylece ayda iki defa kira alıyordu Fate`den.

    Lakin Hüssün Ağa’nın baharı uzun sürmedi. Fate bir süre sonra Hüssün Ağa`ya fazladan kira verdiğini fark etti. Ama çözemiyordu bir türlü. Bir gün anneme gelip, “Xalte (teyze) biz ayda bir kere kira veriyoruz değil mi?” diye sordu. Annem: “Evet.” dedi. “Eee, o zaman bir ayda dört hafta var… Sanki benim ev sahibim daha dört hafta olmadan gelip ev kirası alıyor benden.” dedi. Annem: “Deme leee! Dikkat et haaa! Kocanın emeğini şu tirraka (osurukluya) fazladan vermeyesin sakın.” dedi. O da: “Bundan sonra ev sahibim kira almaya geldiğinde seni çağıracağım.” dedi. Ve böylece fazla kira kaçağını önlemek için annemle anlaşıp, iyi bir ekip olmuşlardı.

    Artık ev sahibi geldiğinde Fate, annemi çağırıyordu. İkisi kafa kafaya verip Hüssün Ağa’ya ev kirasını verdikten sonra kaç kere pazara gittiklerini sayıyorlardı parmakla. Ve böylece Hüssün Ağa’nın dört haftadan önce geldiğini çözmüşlerdi. Dahası, Hüssün Ağa özellikle Fate`nin kocası uzun yoldan döndükten sonra geliyordu. Kırmızı Man kamyonu takip ediyordu. Tam kırmızı Man kamyon tekrar uzun yollara düştüğünde işte o zaman kapıya dayanıyordu. Bunun üzerine Artık Hüssün Ağa`ya “Yok Hacı Emmi daha bir ay olmadı. Git bu sefer sana para yok,” diyorlardı. Uyanık Hüssün Ağa çirkefleşip “Ev kiramı almadan gitmem!” diye kırk dereden su getirse de kâr etmiyordu. Bizimkiler uyanmıştı bir kere. İyilikle göndermeye çalışmaları işe yaramamış, Fate iyice çileden çıkmıştı. “Kira almadan gitmem!” diyen ev sahibine karşılık dayanamayıp, “Hacı Emmi, Hacı Emmi, valla sakalını tutarım, şak şak yaparım. Git!” diye üzerine yürüdü. Hepimiz Fate`nin Kürtçe düşünüp, Türkçe konuşmaya çabaladığını biliyorduk. O yüzden bu sözlerin ne demek olduğunu çok iyi anlamıştık.  Fate o gün can havliyle Türkçe konuşacağım diye farkında olmadan bize iyi güldüren bir fıkra yaratmıştı.  Ancak Hüssün Ağa Fate`nin bu sözünden ne anladı da çekinip gitti bilemedik.

    Günlerdir çiçek saksılarım çöpe gitmesin diye mücadele verirken, hep annem geldi gözümün önüne. Sanki onu yaşıyordum. Onun Konya`ya ilk geldiğinde her şeyin yabancısı olduğu ve dilini bile bilmediği o şehirde, nasıl da direnip dil öğrendiğini, yaşamını sürdürmeye çalıştığını iliklerime kadar hissettim. Aslında yıllar öncesi annem nasıl didinip, Konya’yı kendisine yurt edindiyse, ben de burada aynı şeyleri yapıyorum. Aramızdaki tek fark benim okul okumuşluğum.

    Annem gibi İsviçre’yi kendime yurt edinmek için hep didiniyorum. Sesimi yükselterek hiçbir koşulda burada herhangi bir savunma yapamayacağımı zamanla öğrendim. Aksi bir durumda tümden kaybedeceğimi biliyorum. Daha en başında deli damgasını alıp ilk başta hiçleşeceğimi de. Onun için otokontrolümü sağlamalıydım. Her fırsatta üzerime üzerime yürüyen, fireni patlamış bu herifi geçiştirmek için ondan kaçtım. Bu arada kiracıları koruma derneğine gittim. Oradaki avukata saksılarımın fotoğraflarını, posta kutuma atılan mektupları ve bir de kira sözleşmesini gösterdim.  Avukattan aldığım bilgilere göre kendimden daha emin olarak ev bürosuna gidip, çiçeklerimin nesi tehlike oluşturuyor diye bana argüman sunmalarını isteyecektim.

    Ayni gün Maho Ağa ile binanın içinde karşılaştım. Kaçabilecek durumda değildim bu sefer. Ama nedense bizim Maho Ağa kuyruğunu indirmişti. Ben onunla arama büyük bir mesafe koyarak, öyle kapıdan geçip gitmeye çalışırken, o, büyük bir saygıyla kapıyı açıyordu bana sonuna kadar. Böylece elimdeki alışveriş çantalarımı indirmeden onun açık tuttuğu kapıdan geçip arkama bakmadan evime girmeye çalıştım. Günlerdir onun yüzünden bozulmuş sinirlerimi kontrol altına almak için, yüzüne bakmadan çatık kaşlarımla buz gibi bir “Merci” dedim sadece.

    Akşama doğru Necla aradı beni. “Pantolonumu diktin mi?” diye sordu. “Hayır daha şu saksı sorunuyla uğraşıyorum. Dikemedim hâlâ.” dedim. Ve olan biteni anlattım ona da. Necla: “Dur ben de geleyim de iyi bir mektup yazalım şunlara,” dedi. Onun bu fikri üzerine ertesi gün ev bürosuna gitmekten vazgeçtim. İki kadın bütün Fransızca bilgimizi sonuna kadar kullanıp şöyle okkalı, resmi bir mektup yazdık jeransa.

    Birinin bu herifi durdurması gerekiyordu. Onun yerine bir kadın olsaydı kırk erkek yolunu keser, “Aybaşın mı geldi? Menopoza mı girdin? Ne bu bunalım?” diye sorgulardı. Ama o “erkeğim” diye almış başını gidiyor. Kimse, “Ne bu bunalım be adam!  Sakin ol! Andropoza mı girdin?” diyemiyor.

    Ama bu sefer öyle her istediğini yaptıramadı. Gönderdiğim mektubun cevabını dün aldım. Uzunca, o kadar detaylı yazdığımız mektuba karşılık, sadece iki cümle ile cevap verilmiş. “Merci beaucoup pour votre écriture. Nous acceptons ces pots de fleurs. (Mektubunuz için çok teşekkürler. Bu çiçek saksılarını kabul ediyoruz.)”

    Düşündürücüydü benim için. Düşündüm, düşündüm, çok düşündüm. Ne diyeyim bilmem ki…

    08.05.2018 Biel/Bienne.

     

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: