Anama Mektup

img_2207Canım anam, seninle diz dize oturup sohbet etmeyi, senin o kocaman göğsüne yaslanıp hayattan beklentilerimi, sıcacık avuçlarının arasında yiterek anlatmayı o kadar çok arzuluyorum ki…
Geriye dönüp baktığımda, senin geçtiğin yollardan geçtiğimi gördüm. Ama yüreğimi söküp avuçlarının içine koyma isteğim hiç geçmedi be anne. Sen aramızdan bir yıldız gibi kayıp gideli yıllar oldu.

Keşke şimdi bu kâğıt parçasına dökeceklerimi sana dökebilseydim.

Çocukken, nadiren bizi bir arada uslu uslu oynarken gördüğünde “dayik bi qurbana nok û nîskan“, derken gözlerinden fışkıran sevginin ısısını bugün bile hissediyorum.

Ergenliğimde seni çok aradım. Daraldığımda etrafında dolanıp dururdum, beni fark edersin diye de yanı başına çömeliverirdim. O kadar çok meşguldün ki anne; her seferinde ucundan tuttuğum eteğin elimden sıyrılıp giderdi.

Yazın tarla başında biçerdöverle yarışır, arpa ve buğday başaklarının arasında kaybolurdun. Kışın da ya bacası tütmeyen evimizin damında baca temizlemekle, ya da kırılan tuğlaları yenilemekle meşguldün. Sabırsızlıkla beklerdim, işlerin bitse de sana bir sokuluversem diye… Sana hiç ulaşamadım anne. Zira seni bizden daha çok bekleyenlerin vardı. Yaşlanıp iyice huysuzlaşan dedemi yatıştırman için senden imdat bekleyen akıllı dayımın, her yıl büyük hayallerle yaptığı ticaretten iflasa uğrayan akılsız dayımın da sığınağı idin.

Sabah erkenden kapıda bekleyen arkadaşların da çok fazlaydı. Kiminin kırılmış kolunu bacağını iyileştirsin diye kırıkçı Zila Nine’ye, kiminin kısırlığına çare bulunsun diye Iraz Ebe’ye götürürdün. Güneş doğmadan köy otobüsünden inenlerin, ilk durağı devlet hastanesi değil, sendin. Yarım yamalak Türkçenle; ‘’Tuxtur Beg Fate’nın her yanı acıyor/mu?’’ derken bile onların ağrılı bedenlerinin diliydin.

Gelinlik kızların yatak ve yorganlarını dikme konusunda da akla ilk gelen sendin. Yumak yumak yünleri kavradığın gibi, en usta hallaçlara taş çıkartırcasına kuştüyü inceliğinde kabartıp, diktiğin yataklara, yorganlara ve yastıklara, bir de rengârenk atlas, kadife, tafta, alega, saten ve sireden olan kumaşları kaplardın. Adına “ıster” denilen özenle katlanıp da dizilen yataklara, ayağı yerden kesik gelinlik kızın göz ucuyla baktığı çeyizlerine, sen de en iyisini yapmış olmanın gururu ile bakardın.

Velhasıl, kapına gelene iki elin kanda da olsa her şeye yetişmek gibi bir derdin vardı. Hal böyle iken ne kadınlığının, ne de genç kız annesi olmanın incelikleri ile ilgiliydin. Hayatın fantezisi olarak gördüğün bu yanını da o incecik omuzlarıma yıkıvermiştin. Gittiğin yerlerde giyiminle karşılanıp, duruşunla uğurlandığını da bilmez değildin. Ama ilgilenmediğinden, tozu alınmış ayakkabılarını, ütülü bluzunu ve oyalı tülbendini de ben düşünmek zorundaydım.

Her kurban bayramında kesilen hayvanın kalbini, dilini, beynini ve gözlerini kızlarına yedirmez, kendin yerdin. Hayvanın bu organlarından kalbini yersek aşık olmamızdan, dilini yersek dillere düşmemizden, beynini yersek beyinsiz olacağımızdan ve gözlerini yersek göze geleceğimizden korkardın. Eh! Babası olmayan kızların annesi olmak kolay değildi ne de olsa…

Diğer annelerin kızlarına istediklerini nasıl dolaylı yoldan, tereyağından kıl çeker gibi elde etmeyi öğrettiğinden habersizmiş gibi, kendi dünyanda anadan doğduğun ilk günün saflığı ve doğallığı ile didinip dururdun.

Hayatın çetrefil, kirli entrikaları arasında sıkışıp kaldığımda, gözlerine bakıp dururdum; küçücük bir öğüdünle can kurtaranım olmanı beklerdim ama nafile… Sen içinde olduğun dünyanın kırk yüzlü insanlarına inat, umursuzca yürüyüp gittiğin yoldan başkasını görmüyordun. Tek öğrettiğin: “Başınızı öne eğin, yaptığınız işi iyi yapın, iyi olun ve çıktığınız bu kapıdan geri dönüp gelmeyin!”

Anacığım, mavi boncuklu bir kolye gibi dizip boynumuza taktığın öğretilerin, doğup büyüdüğüm yerde neyse de… ama şu Avrupa’nın göbeğinde beni köleleştiren bir zincir oluverdi.

Yoo! Dudağın yine öyle sarkıp titremesin! Üzülme! Bana taktığın mavi boncuklu kolyen çok ilgi gördü. Hem de hiç beklemediğin kadar çok beğenildi. Biliyor musun neden? İnsanlarımız Avrupa’ya adım atar atmaz hemencecik gözlerini dört açıvermiş. Memlekette ancak güçlülerin ulaşabildikleri ve varlıklı olmanın sembolü olan, çok eşliliğin hayalini kuranlar, hiçbir çaba sarf etmeden, hazır önlerinde duran Avrupa imkânları ile birçok kadına sahip olmak istiyorlar. Bir de bazı cingözler yetinmeyerek daha fazlasını isteyerek, mavi boncuklu kolyelileri tercih ediyorlar.

Öncesinde heybeleri doluymuş zaten. Solculuğu, devrimciliği, komünizmi, birey ve kadın-erkek eşitliğini bir güzel, bir güzel okumuşlar. Ayağı çizmelilerden kurtulduktan sonra da onlardan insan bilinci ve şahsiyeti nasıl yok edilir, onu da bir güzel öğrenip heybelerine attıktan sonra, babalarından ve amcalarından öğrendiklerinin teorik bir lüksü kalmadığından dillerine hiç almıyorlar.

İşte böyle anacığım, bunlar tereciye tere satamayacaklarını da bilmeyecek kadar aptal değiller, onun için bana taktığın kolyeyi hayatları boyunca hiç takmayanlar, kolyeye değil de kolyeyi taşıyana çok rağbet ediyorlar.

Doğu ile Batı arasında ezilip yok olmuş kişiliklerine karşılık öğrendikleri ile kendilerini kocaman bir aydın sanıverenler, sık sık beyinlerinde canlı duran o ilkel kişiliğin göze çarpmaması için, yüksek sesle, kadınlardan daha çok kadın haklarını konuşuyorlar.

Ah anne, süslü aşk sözcüklerine gönlünü kaptırıp giden kızın, taktığın kolyenin ağırlığını taşıyamadı. Kolyen benim için çok değerliydi. Sıkı sıkı tuttum, korudum. Ama kolyeme hiç değer vermeyenler, foyaları açığa çıktığında kolyemden daha çok asılarak bana sahip olup hükmetmek istediler. Ne yazık ki, değerli kolyeni koparıp atmak zorunda kaldım. Özür dilerim annem, bunu yapmak zorundaydım. Yoksa ümüğümü sıkan o bencil ve narsist pençeden kurtulamazdım. Hani senin de nadiren hiç yapmak istemediğin şeyleri, yapmak zorunda kaldığın gibi…

Hani bir keresinde, tarlalarımıza arpa ve buğday yerine kimyon ektiğimiz için, hep birlikte köye gidip çalışmak zorunda kalmıştık. Bir süre sonra şehirdeki masa başı işini özleyen abim, biran önce o yorucu kimyon yolma işinden kurtulmak için, sana hiç sormadan kasabadan bir kamyon işçiyi getirtivermişti. Ah anacığım, iktidar sorunu olmayan babamla güzel güzel geçinip giderken, ilk göz ağrım dediğin değerli oğlunun bilincine daha doğduğu ilk günden, iktidar hırsını kendi ellerinle hiç düşünmeden ekivermiştin. Ne bilebilirdin ki, oğlunu üstü başı tozlanmasın diye, ağır köy işlerinden korurken, onun da elbisesine kazara konan tozcukları parmak ucuyla fiskeleyip düşürürken, içindeki iktidar tohumlarını yeşerttiğini.

Daha gencecik yaşta, babamı kaybettiğin ilk günden, kıymetli oğlunun başına dert oluvermiştin. O her fırsatta neden sen de diğer kadınlar gibi evde oturmuyorsun diye seni hınzırca mutfağa gömmeye çalışırken, sen onun gözlerinden fışkıran iktidar ateşinin nedenini bir türlü anlayamıyor, ‘’olmaz oğlum, sen toprağın senden ne istediğini bilmiyorsun! Ve ben çocuklarımın rızkını heba edemem’’ deyip, her seferinde parmak hesabı ile tuttuğun sağlam muhasebenle gerçeği anlatmaya çalışıyordun. O ise buna hiç itibar etmez, ‘’Neden biz babamın adı ile değil de, annemizin adı ile anılıyoruz’’ diye, babama hiç dert olmayan etkinliğini kırma derdindeydi.
İşte bundan dolayı, abimiz ne senin güçlü muhasebene ne de yapmak istediklerine itibar edip, sana sormadan bir kamyon işçiyi tarlana dolduruvermişti. Üstelik hepsi de işten kaytaran birer cingözdü. Dershane paralarımız ve yeni ev hayalin suya düşmesin diye işçilerin işlerine son vermelerini istemiştik. Ama bu bize biraz pahalıya mal olmuştu. Ardımızdan o cingöz ustabaşı adam, olmadık yalanlarla abimi bize karşı kışkırtmıştı. Günlerce abimin hiddetine maruz kalmış, bir türlü gerçeği kabul ettiremiyorduk. Çünkü onlar erkekti! Onca kadının gerçeği ise bir hiç… Ve sen gözyaşları içinde dişlerini dudağına gömüyor, ‘’Ah o adamı bir elime geçirsem…’’ diyordun. Hayatta bazı tesadüfler tam da zamanında oluverir ya… daha gözyaşların kurumadan o keftor herif ayağına gelivermişti. Nasıl da sevinmiştik, abim onunla konuşurken, biz: ‘’Hadi anne, adam geldi. Durma!’’ deyip elimizi işten çekip, yapacağın eylemi izlemeye koyulmuştuk. O ne heybetti öyle! İşte bizim annemiz diye göğüslerimizi şişirmiş seni izliyorduk. Sen adamın iki yakasından tuttuğun gibi traktörün römorkuna dayamış, o bir türlü öğrenemediğin yarım yamalak Türkçenle ‘’sız Allah’tan korkmuyor mu…?’’ deyip, bir çivi gibi o koca göbekli sıska herifi traktörün römorkuna bir çakıyor, sonra yine çekip, ‘’sız hıç utanmıyor mu bıza iftıra ediyor mu?’’ deyip bir daha çakıyordun. Biz, gülmekten kırılırken, kuyruğu titreyen ve korkak bir tavuğa dönen şaşkın adamla, gözbebekleri yuvalarından fırlamış ve dünyaya toz bulutları arasından ak ak bakan abimin haline içten içe seviniyorduk. Eh! Ne de olsa filmin sonunda haklılar başroldeydi.

Ah anam, can anam, öylesine dolu doluyum ki! Anasızlık ne büyük kimsesizlikmiş, her geçen gün seni daha çok özlüyorum. Ülkesizliğimiz, sürgünlük, mültecilik ve Avrupa’nın yok edici yalnızlığını, senin o bilge deyişlerini anımsayarak hafifletmeye çalışıyorum. Onca kirliliğin, sahte ve yoz yüzlerin yıprattığı duygularımı onarmak için, başımı o toprak kokan ellerine sürerek, öylece kalmak istiyorum. Yazık ki, seni rüyalarımın dışında göremiyorum. Özgürlük mücadelesinde her biri birer kale gibi duran analara ve kadınlara kıyanların iflah olmayacağını da biliyorum. Nur içinde yat anam, nur içinde yatsın direnen tüm analar ve kadınlar… Ve devrimci başkaldıran kadınlar hep var olsun…

YILDIZ KARAGÖZ   17.12.2016 BIEL/BIENNE.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: